Bu gece rûmi yılbaşı gecesi ve yarın yeni yıl.
Çocukluğumuzda yeni yıl sabahı erkenden kalkıp elimize bir dolu güğüm alır, komşuların evlerınin kapısını çalar, girdiğimiz evin sağına soluna güğümden su serpiştirerek şöyle derdik;”kalandaris kulandaris altına dişi buzak, kalandaris kulandaris üstüne erkek uşak“.
Karşılığında elma, armut, fındık ve çerez gibi kış meyveleri ile ödüllendirilirdik.
(İşte buna “KALANDAR” derler ve sanırım yöreye rumlardan kalma bir gelenektir.)
Sanırım bu gelenek Yunanistan’da hâlâ yaşatılıyor; yıllar önce okuduğum Nikos Kazancakis‘in “Zorba” veya diğer okuduğum romanlarında bu geleneğin Yunanistan’da birebir yaşatıldığını okudum.

Bu saatlerde kiminiz sosyal ağda paylaşım yapıyor, kiminiz paylaşımları okuyup eleştiri yapıyor kendince.
Hoşlanmadığı bir paylaşım (karşıt görüşlü birinden eleştirel paylaşım) ise, galiz küfürler ediyor içinden.
Yanında birileri var ve ortam müsait ise haykıra haykıra anlatıyordur kızgınlığını.
Sabah erkenden kalkanlar ve “akşamlığı olmayanlar” için kim bilir uykunun hangi evresidir bu saatler…
Bundan tam 60 yıl evvel ise köy evinde bir kadın hamileliğinin finalini yaşıyordu bir köy ebesinin gözetiminde.
Ebe de kayınvalidesi olurdu.
Bu konuda tecrubeliydi ebe.
“Ikın” dedi gelinine, “ha gayret, az kaldı“.!.
Kadın son sancılardan sonra derin bir nefes bırakıp “ohh” dedi.
Sıcak su, ısıtılmış havlular hazırdı.
Çocuğu pamuklarla silip sarmaladılar.
Soğuk alıp zatürre olabilirdi; ev ahşap bir köy eviydi ve her tarafından rüzgar giriyordu.
Doğan bebeğe gelince; çelimsiz; iki kilo var-yok, sanki “eline alanın elinde kalacak” bir görüntüsü var idi.
Fakat görüntüsünün aksine öyle bir sesle “ingaa, ingaa” diye ağlıyordu ki, oradakileri hayrete düşürüyordu.!.
Ebeye yardımcı olan kadınlardan biri ocağa birkaç odun attıktan sonra; “Böyle de ağlamak olur mu? Hiç susmuyor; kesin geveze biri olacak” diye söylendi.
Doğum yapan kadın hariç diğerleri böyle söyleyen kadını başlarını sallayarak onayladılar ve “bu evde olan ilk çocuk, ağlasın ağlayabildiğince, imtiyazlıdır” dediler.
O zaman bilemezlerdi bu çocuk bu evde doğan ilk ve son çocuktur.
Bilemezlerdi çocuk ağlamıyor; yaşam serüveninde ilk şiirini yazıyordu.
Evet, tahmin ettiğiniz gibi o çocuk bendim ve doğum yapan annem oluyordu öyle ya?…

Söylediğim gibi o evde başka çocuk olmadı; ta ki, ben evlenip beş çocuk yapana kadar.
O değil de; neye üzülüyorum biliyor musunuz?
Geldim,
Yaşadım,
Gidiyorum.
Aslı bu;
Gerisi yorum…
Dile kolay koca 60 yıl oldu.!
İyisiyle-kötüsüyle 60 bahar, 60 yaz, 60 hazan, 60 karakış.!.
Ve ben insanlara hâlâ kendimi ifade edemedim.!.
Hâla çırpınıyorum.!
Bu anlaşılamamak kaygısı işimi etkiliyor; “seviye düşüp vites küçülteyim” diyorum; onu da beceremiyorum.

1893 yılında yapılan bu resmin, sonraki yıllarda modern bireyin içine düştüğü sıkıntıları temsil ettiği düşünülmüştür. Munch, 1910 yılına dek bu resmin 5 varyasyonunu yapmış ve bu resimlerden bir tanesi 2012 yılında 120 milyon gibi rekor bir rakama satılmıştır.
Van Gogh’un Yıldızlı Gece resminde olduğu gibi bu resimde de kıvrımlı çizgiler dayanılmaz hale gelen duyguları ifade etmektedir. Gerçek bir dışavurumcu olarak Munch içinde bulunduğu kaotik durumu ifade etmek için parlak renkler kullanmış, mavimsi deniz ile kızıl gökyüzünü birbirine zıt şekilde kullanmıştır. Munch “konuşamayacak kadar yorgun” olduğunu ifade etse de resim aynı zamanda o anki bayılma ve çaresizlik hissini de şahane şekilde tasvir etmektedir.
Hani demiştım ya;
Göçeriz azar azar miadımız dolunca;
Tarih Tahir’i yazar, Tahir tarih olunca.!..
Tarih Tahir’i yazsa ne olacak?
Tahir, tarihi okuyamadıktan sonra…
Tahir BULUT































