Sevgili dostlar…

Sizlere mutsuz kadınlar diyarı, Suudi Arabistan’dan, kucak dolusu sevgilerimle beraber, hasretime merhem olduğunuz için, en kalpten teşekkürlerimi de gönderiyorum…

Bu yazıyı çoktan yazdım, epey bi düşündüm, paylaşayım mı, paylaşmayayım mı…
Devam edeyim mi, etmeyeyim mi…

Etmeye karar verdim, benim hikayemden çok ders çıkar,kim bilir, belki birilerine, bir faydam olur…

Eğer hikayeme bir başlık konulacaksa…

Bir serserinin evrakı metrukesi, yada ben nasıl serseri oldum…
Olmalı…


Yaz bitti, güz geldi…

İstanbul’a dönme vakti geldi, bu arada babamdan, bu kış köydeyiz diye haber aldık…Sevinçten havalara uçtum, çok mutlu oldum, bu kış köyde geçecek ve ben her gün onu görebileceğim, diyelimki, ismi Ayşe, ayşe olsun… hemen koşup, bu güzel haberi onunla da paylaştım, nede olsa benden başka görüp konuştuğu hiç arkadaşı yok, beni sevmesinde ne yapsın, ama isteyeni çook… bir sene daha beraberiz, ayrılık yok…

Artık babamızı bekliyoruz, babam İstanbul’da, inşaat kalfası, o zamanlar Türk inşaat kalfası çok az, işleri çok iyi, köyümüzden, yakın köylerden, bir çok akrabamızı, inşaatlarında çalıştırarak, meslek sahibi etmiş, geleceğin Almancılarının, İstanbul’un yap satçılarının yetişmesine ön ayak olmuş biridir…
Evimizin ön sağ köşesinde, yaşlı, ihtiyar bir armut ağacımız ve ağaçla sarmaş dolaş bir üzüm asmamız var…

Dünyanın en lezzetli üzümü, yöredeki ismi beyaz malez, geç olur, ancak sonbaharın sonlarında olgunlaşır, açık yeşilden kehribar sarısına, dalında biraz daha beklerse, altın sarısına döner, siyahı da var, ben onu daha çok severdim, şimdi ikisi de yok…
Öldüler…

Annem küçük beyaz torbalar diktirip, armut ağacındaki her üzüm salkımına bir tane giydirerek, onları babam gelene kadar, muhafaza altına aldı, niye dedim, kuşlar yemesin dedi…

Güzel manzaraydı, ağaçta nerdeyse hiç yaprak kalmamış, onların yerini beyaz torbalar almış…

Nihayet sevgili babam geldi…

Ablam ve beni alıp, İşkanaz altındaki, Dumlusu ilk okuluna getirdi, ablam 8 yaşında, o okuma yazma biliyor, onu ikinci sınıfa kaydettiler, ben 5 yaşımdayım, kayıtsız okula gelsin gitsin dediler…

Okulun tek bir öğretmeni var, o hem öğretmen, hem müdür…

Onun ismi Şinasi bey, soy ismini hatırlamıyorum, Artvinli, çok kibar çok asil bir öğretmen, tam bir beyefendi, karısı ve ben yaşlardaki kızıyla, okulun lojmanında kalıyor, kızı çok güzel…

Okul açıldı, okulun en küçük öğrencisi benim, çok büyük çocuklar var, içlerinde evli olanlar bile var, ayrıca gelinlik kızlar var, beni tanıyan kızların himayesindeyim, beni koruyorlar, çok düşmanım var…

Okul dönüşlerinde Ayşe’ye uğrayıp, okuldaki kızların beni ne çok sevdiklerini, masumane bir dille ona anlatıyorum…

Kıskanıyor, onu unutacağımdan korkuyor, ya da ben öyle zannediyorum…

Kısa sürede herkesten önce, alfabeyi, rakamları öğrendim, az buçuk okuyup yazabiliyorum, ikinci sınıfta okuyanların çoğu, benim öğrendiklerimin yarısını bile öğrenmemiş…

Durumu farkeden öğretmenimiz, babamla görüşüp,bu çocukta cevher var, ziyan olmasın deyip, yaşımı büyütmesini öneriyor…

Bir mahkemeyle 7 yaşımda oluyorum, kaydım yapılıyor..Resmen öğrenciyim artık…

Kış geldi, heryer bembeyaz, o gün bu günkü gibi her taraf çay değil, ağaçlar fındıklar daha çok, kar bütün fındıkları yerlere yatırmış, yollar kapalı, zaten yollar yol değil… Bizim tek başımıza okula gidip gelmemiz mümkün değil, onada çare buluyor ve kışları evimizde yaşayan ailenin uşaklarına emanet ediliyorum…

Her gün biri ablamın elinden tutup, beni omuzlarına alarak, okula götürüp, getiriyor, çok keyifli oluyor…


Kış boyunca evimizde yaşayan Heneke’li bir aile var, ahırda 9 baş inek iki köpek, bir kedi var , onlar bakacak insanlar lazım…

Biz İstanbul’a gidince o aile bütün yaz baktığı hayvanlarımızla beraber, kışı geçirmek üzere gelip bizim eve yerleşir..

Bu gidiş gelişler, ben doğmadan çok önce var, yani onların elinde doğmuşum…

Evimizin sol tarafı onların, kalabalık bir aile, iki yaşlı ebeveyn, en küçüğü benden 10 yaş büyük 4 erkek, bir kız, iki gelin, 3 torun… en küçük erkek, o benim arkadaşım, koruyucum muhafızım, o hep yanımda, hem bizim köyde, hem onların köyünde…

Her yıl dağlara kar yağmadan bütün yaz baktıkları hayvanlarımızla beraber dağdan iner, evlerine yerleşir, bütün kış arazimizde çalışır, bizim toprakları iğriz eder, april 9 dedimi, bizim mallarıda alıp, dağlarına doğru, yola koyulurlardı…
Bir ay sonrada ben giderdim…

Ailenin yaşlı ihtiyar nenesi, çok otoriter, reis o… her zaman askerde bir oğlu var, sırasıyla askerdeki her oğluna, her gün ağlarken, yanındakilerin hiç birine, torunlarda dahil, hiç müsamaha göstermez, onlardan dayağı hiç eksik etmezdi…
oğullarını ara sıra, gelinlerini, gün aşırı torunlarını günde bir kaç kez döver, tek kızını sever, ona kıyamazdı…

Bana ( haşa ) tapardı, bütün gün beni sever benimle oynardı, yazları ben onun köyünde, evinde kalırdım, bana o bakardı…, ailenin en yaşlı babası hariç, diğerlerinin hepsine hükmetmek, en doğal hakkımdı, hepsi gönüllü bakıcımdı…
Sövmeyi ondan öğrendim, sürekli gelinlerine uşaklarına sövmemi ister sög öğen, sög öğen, diye beni teşvik ettikçe, bende tam onun dediği gibi onların lehçesiyle sövdükçe, o zevkten dört köşe olur, gülmekten ölürdü…

Yani anlayacağınız o günler, benim saltanat günlerimdi…
Nerden bilebilirdim, bu saltanatın, çok sürmeyeceğini…


O evdeki herkesin nenesiydi, bir ben ona Bayburtlu derdim, birde anam…
Torunlar anne babalarına isimleriyle seslenir, anne baba demesini bilmezdi…

O aslen Çaykara’lı olmakla beraber, Bayburt’un Hart nahiyesine göç etmiş bir ailenin tek kızıydı, o Henekelilere benzemezdi, kendi köyünde de büyük saygınlığı olan, değerli bir insandı…

8-10 yaşlarımdayken, bir defasında onunla beraber Hart’a baba evine gitmiş ve ailesini tanıyınca, anlamıştım Bayburtlu’nun değerini…

Çok büyük eski bir evleri vardı, aklımda kalan, zengin döşenmiş odalar, halılar, duvar halıları, kat kat yün yorganlar, yataklar, mutfak olarak kullanılan büyük mekanın duvarlarına dizilmiş, pırıl pırıl, kalaylı kaplar…

En çok ilgimi çeken evlerin üstünün boydan boya 8-10 cm kalınlığında tezekle kaplı oluşuydu,düm düz, yukarıdan bakarsan, ev olduğunu anlayamazsın…


Kışta gelip geçiyor, bu benim hayatım boyunca köyde geçirdiğim ilk ve tek kış…
Karlar eriyor, tabiat yavaş yavaş canlanıyor, kuşların ötüşü bile değişiyor, her yerde her evde, herkeste bir neşe hakim…
Tarlalar bellenmeye başlıyor, o zamanlar yardımlaşma var, köyün güçlü kuvvetli erkekleri, sırasıyla herkesin tarlasını belliyor, adına iratluk deniyor..

Fındık yapraklari, ufak minik, küçük, yeşil tomurcuklar veriyor, bir sabah okula gitmek için kalktığımda, her yerin kiraz çiçekleriyle bezendiğini görüyorum..
Öyle güzel bir manzaraki.. Evimizin önünden derenin karşısında, berisinde, çok büyük mesafeler görülebiliyor,arazilerin şurasına burasına gelişi güzel serpilmiş, kiraz ağaçları, bembeyaz çiçekleriyle, harika bir manzara arz ederken, baharın gelişini müjdeliyor…

Yine bir sabah okula giderken, ilk kez kıble rüzgarıyla tanışıyorum, öyle tadlı, öyle ılık esiyorki, insanın kollarını açıp uçası geliyor, ben uçamıyorum ama, kiraz çiçekleri her bir yana uçabiliyor… O rüzgarın o gün bana verdiği tarifsiz heyecanı, dün gibi hatırlıyorum…
Bir daha karşılaşmak kısmet olmadı…

Okulumuza ilk yarı bittikten sonra bir öğretmen daha geldi, Çoruh’li, adı Şinasi, yedek öğretmen, lise mezunu…

O zamanlar öyleydi, lise mezunları askerliklerini öğretmen olarak yapardı, ikinci yarıda bizi okutan öğretmenimiz oydu…

Okul bitti, karnelerimizi aldık, 2. Sınıfa geçtim, çok mutlu çok sevinçliyim…

O seneden akklımda kalan kayda değer iki şey var, ilki okulun ilk günlerinde İşkanaz altındaki eski beton köprüden düşüşüm, yüksekliği 5-6 metre var, hiç bir şey olmadı, burnum bile kanamadı, sadece ellerim ve ayaklarımın üstüne düştüğüm için, el parmaklarımın geriye doğru çok bükülmesinden dolayı, bir süre parmaklarım ağardı…

Babam’da ordaydı, düştüğüm yerden beni ilk o aldı, anneme, beni Allah koruduğunu söyledi, çünkü bir ağaç köküyle, bir kayanın arasına düşmüşüm..

İleriki yıllarda keşke o ikisinden birinin üstüne düşseydim diye çok düşündüğüm oldu, günahsızdım…

Birde ikinci yarıda okulun bahçesindeki bir metrelik traftan düştüm, sol kolum bilekle dirsek arasından kırıldı…

O gün kırık kolla, okuldan eve kadar, kah yürüyerek, kah ablamın sırtında giderken, amma ağlamıştım ha, eve kadar ağladım…

İşte o zamanlar tüm Türkiye’de bir eşi daha olmayan kırıkçı Osman efendiye götürüldüm…
Hacı Murteza oğullarının en yaşlı ferdi, ünü dünyayı tutmuş bir ihtiyar, kırıkçı..Daha ileriki yıllarda oldukça yaşlı bir adamın, bir kaç yerden kırılan kalça kemiğini onardığını bilirim…

En çokta kırık kemiği yerine oturturken ağladım, sonrasında kırık kolumu, gayet ince, 15 cm boyunda demeslerle destekleyip, üzerini yumurta akıyla sıvadıktan sonra, bir kaç kat da beyaz bir bezle sarınca, iyileştim, hiçbir şeyim kalmadı…

Şimdi Ayşe beni daha çok seviyor, kolum kırıldı ya..

O yaşlarda her 10 adımda bir, yere düşmek gibi bir alışkanlığım vardı, sürekli etrafa bakardım, sağa, sola, ağaca, kuşa, havaya, bir tek önüme, bastığım yere bakmazdım… birde, şöyle tam altında durup, bir fındık çubuğuyla, evin dökmelerinde ki, hırbar taşları düşürmeyi çok severdim, altında durmasam sorun olmazdı ama, tam düşecek olan taşın altında dururdum…

Bir ağaçtan düşmeden, kafamı gözümü yarmadan eve girdiğim pek vaki değildi…
Çok aksi çok yaramaz bir çocuktum, annem için sorun yoktu, nede olsa görevi bana bakmak olan, bir bakıcım vardı, en küçük üvey ablam…

Benim annem, babamın ikinci eşiydi, ilkini hiç tanımadım, babam annemi aldıktan sonra, iki büyük kızı ve en küçük oğlunuda yanına alıp, almış başını gitmiş, Van şehrine gitmiş…

Babamın bizden, yani tek ablamdan başka, ilk evliliğinden, 3 erkek, 4 kızı var…
Ben dünyaya geldiğimde evde kalan, en büyük abim karısı ve çocukları, birde en küçük ablam, gerisi tüymüş, hiçbirini görmemişim..

Ben 3-4 yaşlarındayken, büyük abimde kaçtı, iki sene sonrada karısı ve çocukları gidince, onlardan geriye bir tek en küçük ablam kaldı, o da ben 12 yaşına gelene kadar, benim bakıcım oldu, çok isteyeni oldu ama hiçbirine verilmedi…


Zavallı ablam, en sonunda çareyi uyma gitmekte buldu, yani kaçtı, kocaya…

Kaldık ablam ben anam babam…

Tabii onların hepsi gidince, meydan kaldı anamın çocuklarına, kızlarına uşağına…

Bir aile dağıldı, darmadağın oldu…
Bu olaylar öyle iki satırla geçiştirilecek hikaye değil, yokluk yıllarında, 7 yetişkin çocuk, neler çektiler, nelere katlandılar, Allah bilir, biraz ben bilirim, tamamını çekenler bilir…

Peki tüm bu dramların günahı kimin ?

Ona siz karar vereceksiniz, hikaye devam ederse…


Anam ailesinin tek kızıydı, çok nazlı büyümüş, 13 yaşındayken ilk kocası tarafından kaçırılmış, kocası ölünce, en yakın komşusu olan babam, onuda almış, Allah için…

Anamın en büyüğü 16 yaşında bir kız, 15 yaşında bir erkek ve ondan daha küçük iki kızı varken, onları bırakıp, gelip babamın ikinci karısı olmaya razı olmuş…

Nasıl olsa evler yakın, gider onlarıda bakarım diye düşünmüş…

Düşünmediği, yada düşünemediği, eski çocuklarının ve onların çocukları, yeni doğuracağı çocuklara, nasıl düşman olacağı…

Ah be anam ne diye geldin aldın babamı…
Diyemiyorum…

O da haklı, o zamanda dul kadın olmak, hiç kolay değil, her an gecenin bir vaktinde, kapın çalınabilir..

Çok zor, çook…

Bildiğiniz gibi değil..

Bir gün, babamla beraber dereye iniyoruz, o elimden tutuyor..

Evimizden dereye inen dört ayrı yol var, hiç kullanmadığımız en kötüsünden iniyoruz…

Tam Ayşenin evinin altından geçerken.. ( bilerek beni o yoldan getirdi ) Babam durdu elimi bıraktı, Bak Orhan dedi..

Burdan dereye kadar hiç düşmeden inersen…

Sana Ayşe’yi alırım…

Sır değildi bizim aşkımız, babam dahil tanıyan herkes bilirdi…

O en kötü yoldan- ki çok yerlerde, ırmaklardan, kaygan taşlardan geçeceksin, hiç düşmeden dereye indim…

Babam İstanbul’a gidene kadar vermiş olduğu sözü, ona hatırlatıp durdum, herhalde o yüzden çok kalmadı, çekti gitti…

Bu arada size bir sır vereyim, niye Ayşe ?

Çünkü Ayşe terzidir, hiç dışarıya çıkmaz, ben ne zaman gitsem o hep evdedir, o da benim gibi son çocuktur, ihtiyar anası dışardaki işlerle uğraşır, aramıza kimse girmez…

Ayşe diğer kızlar gibi değildir, tertemizdir, o hep temiz kokar, ahır kokmaz…

İşte o yüzden Ayşe…

Orhan Zorlu, Ekim-2018