. . . Ö Z E T . . .
Her adımda değişen doğanın inanılmaz manzarası karşısında yutkunurken, diğer yandan, insanın tüylerini diken diken eden ve Dünyanın en tehlikeli yolu sayılan Ogene Virajlarında yürümenin hazzını, heyecanını yaşıyoruz bugün.
Macera ve heyecanın tutkuya dönüştüğü tarihi yolları ve doğal güzellikleri ile ünü ülke sınırlarını aşan Solaklı Vadisi ve Ogene’nin büyülü atmosferine yolculuk zamanıdır şimdi.
Ülkemizin diğer bölgelerinde olduğu gibi, Karadeniz Bölgesi de farklı kültürleri bir arada toplamış muhteşem bir bölge. Öyle ki Soğanlı Dağları’nın kuzey eteklerinde saklanmış, Karadeniz’in en güzel yaylaları, vahşi doğası ve en zorlu yaşam koşullarının hüküm sürdüğü bir coğrafya burası.
Bölgemizin gerek arazi yapısı gerekse sosyal yaşantısı her ne kadar birbirine benzerlik gösterse de Çaykara’yı geçip Köknar’a doğru yol aldığımızda başta tabiatın sunduğu zorlu doğa yaşamı olmak üzere her yönü ile bambaşka bir yerleşim yeri ve bambaşka bir kültür çıkıyor karşımıza.

Evet, durum böyle olunca, bizler de Ogene Virajlarını daha fazla bekletmemek için 14 Mayıs 2017 Pazar günü, Şair Mikdat Bal’ın “ kulağa ve gönüllere hitap eden hasret yüklü dörtlüklerine eşlik ederek Çaykara-Bayburt adıyla bilinen D915 karayolu boyunca Karaçam’a doğru ilerliyoruz.
Eskiden büyüklere hürmet saygı var idi
Onlara karşı gelmek ayıp idi, ar idi
Komşular, komşusuna ahbap idi yar idi
Her an aklıma vurur, ey gidi eski günler.
Hani siz nerdesiniz bir kaç dörtlük ekleyin
Ya da ben bitireyim siz orada bekleyin
Mikdat ne yazdı diye ara sıra yoklayın
Her an aklıma vurur, ey gidi eski günler.
Mikdat Bal
Özlem dolu bu dörtlüklerin yanı sıra Dernek Başkanımız Coşkun Erüz hocamızın bölge ile verdiği bilgileri de merak ve heyecanla dinliyoruz.
-“ Artvin’de; Gürcü’ler, Borçka, Ayder, Hemşin ve Çamlıhemşin’de; Lazlar, bunun yanında Pontus döneminden kalma Rumca şehir ve köy isimleri Osmanlı hoşgörüsü ve azınlıklar politikası gereği değiştirilmeden orijinal halleriyle kullanılmasına devam edilmiştir.”
Bugün Trabzon’da Maçka, Çaykara, Tonya ve Of’un bazı köylerinde mübadeleden sonra bile “ Komşuluk ve Birlikte Yaşama Kültürü “ sonucu süregelen ve konuşulan Rumca dil, lehçeleri ile birlikte giderek varlığını kaybetmektedir. Ancak yüksek kesimlerdeki köylerde varlığını sürdürmesi ve halen Rumca konuşuluyor biliniyor olması da şüphesiz bu zenginliklerden birisidir.
Bölgenin tarihine kısaca bakacak olursak, özellikle batılı tarihçilerin büyük çoğunluğu kasıtlı olarak Yunanlı yerleşimcilerin bölgeye gelmelerini başlangıç safhası olarak değerlendirmişlerdir.
Oysa bölgeye Yunanlı Kolonistler gelmeden önce bir takım kabileler yerleşik durumda idi. (Charles Texier, Fallmaerayer, Pullant, Heredot, Ş. Günaltay, vb.) bu tarihçilere göre, bu yerel kabileler Orta Asya kökenli Turani Kavimlerin uzantılarıydı…………
Köknar (Aşağı Ogene);
…. Sadece göç vermekle kalmayan bu zorlu bölgenin insanı yaşam mücadelesinde birçok sanatkâr, usta yetiştirdiği gibi ülkemize önemli devlet adamları bürokratlar iş adamları ve dahası yazar ve şairler de kazandırmıştır.
Durum böyle olunca doğal olarak bölgenin içinde bulunduğu şartları yine bölge insanı daha iyi bilir, daha iyi dile getirir diyerek Osman Şahin ve Erdal Üstünbaş’ın deyişlerine kulak veriyoruz.
Çaykara için dedik dört bir dağın arası,
Yeter ak, olsun artık şu bahtının karası,
Gelmeyecek mi hala, Yüksek Okul sırası,
Her an aklıma vurur ey gidi eski günler.
(Osman Şahin)
Çaykara’da olurdu, kereste fabrikası,
Nüfusu kaybolmazdı, olsa ekmek parası,
HES’i kuranlar şimdi oldu para babası
Her an aklıma vurur hey gidi eski günler.
(Erdal Üstünbaş)
Yani bu dörtlüklerde dile getirilen zorlu yaşam koşulları yanında memleket sevgisi ile anlam dolu satırların üzerine söyleyecek söz, yazılacak kelime bulmak gerçekten de çok zor.
Bölgede “ Yüksek Okulun ” açılıp açılamaması bir yana, Orman Köyleri listesinde bulunan Köknar’a ve Köknar’lı insanına şairin de dediği gibi “ kereste fabrikası “ yakışmaz mıydı?
Ekonomik anlamda bir gelire sahip olmayan ve özellikle bir orman köyü olan Köknar’a, bir kereste fabrikası göç veren bu bölgeye eminim ki çok yakışırdı.
Ama olmadı, Köknar’a, Karaçam’a ekonomik yatırım yapılması, “ kereste fabrikası “ açılması bir yana, doğanın bahşettiği bu güzelliğe, gökteki yağmur bulutuna, etrafa hayat veren Solaklı Deresi’nin kaynağına göz dikilmiş, ardı sıra HESler sıralanmış vadi de……..

…. Can sıkıcı Hes konusunu saymasak Ogene gerçekten de çok büyüleyici bir yer. Solaklı vadisinin içine gizlenmiş ve sırtını yüksek dağlara yaslamış birbiri ardınca sıralanan köylerin bulunduğu insanıyla doğasıyla harika yaman bir bölge burası……
Karaçam (Yukarı Ogene);……
…….. Geriki Yaylası aynı zamanda programımızın ana rotası olan dünyaca ünlü Ogene Derebaşı Virajlarına doğru sürecek olan doğa yürüyüşümüzün de başlangıç noktası sayılmaktadır.
Murat Sarı rehberliğinde yürüyüşümüz devam ederken “ Dağların Efendisi “ namını fazlasıyla hak eden gurup sorumlumuz Ahmet Arslan’ın sesi duyuluyor ileriden.
-Arkadaşlar havanın düzeldiğine aldanmayalım önümüzde zorlu bir yürüyüş parkuru var yağmurluklarımızı, botlarımızı kontrol edelim.
Böylece yürüyüş ekibi küçük guruplar halinde birbirini takip ederken oluşturduğumuz yürüyüş kolunun bir ucu, dönemecin arkasında kaybolmakta, uzunluğu ise yaklaşık 600 – 700 metreyi bulmaktadır.
Gerçekten de çok ince hesaplanmış bu yol zeminin sağlam olmasının yanı sıra iyi bir mühendislik çalışması yapıldığı da gözlerden kaçmamaktadır…….
…….Öyle ki, yürüdüğümüz yoldan aşağılara dereye doğru metrelerce yükseklikte yapılan istinat duvarlarındaki ustalık, işçilik, sağlamlık aradan geçen onca yıla rağmen hala işlevini sürdürmekte görenleri hayrete düşürmektedir.
Ancak, aşağıdaki dere ve karşı yamaçlardaki Hes’le ilgili tünel çalışmaları neşemize gölge düşürürken maalesef bu tahribatı esefle izlemekten öteye de elden bir şey gelmiyor.
Bu arada sağ olsun Murat Sarı bıkmadan üşenmeden sorularımıza cevap veriyor. Durumu öğreniyoruz. Diğer bölgelerimizde olduğu gibi burada da Hes’lere karşı verilen mücadeleyi yerel ve ulusal basından çok dinleyip, çok izlemiştik……

Doğadaki bu sessizliği bozan tek şey yürüyüş halindeki arkadaşların ayak sesleri ve birde peşimizi bırakmayan sürprizleri hissedercesine gurubu uyaran Ahmet Arslan hocamızın sesiydi.
– Açık alana giriyoruz cep telefonlarımızı kapatalım, yağmurluklarımızı kontrol edelim.
Yani tecrübe gerçekten çok farklı bir şey, durum tespitinde yanılmayan gurup liderimiz bir kez daha haklı çıkıyor.
Bu şekilde hızlı adımlarla döndüğümüz son dönemeçte uzaktan görülen metruk bir yapı bizleri oldukça sevindirdiği kadar da meraklandırıyordu.
Önden giden arkadaşlar gibi saçak altına tek sıra halinde sıralandığımız iki katlı bu ahşap yapı meğer eskiden yolcuların dinlenme ve konaklama ihtiyaçlarını karşılayan “Enes’in Hanı” imiş.
Enes’in Hanı;
……. Evet, Karayolları 106.şube sınırı yazılı tabelanın yanında bulunan bu hanın önünde ve yanlarında bir zamanlar at eşek ve diğer binek hayvanlarının yanı sıra o dönemin kamyonları da ardı sıra sıralanırmış.
Yani bir yanda doğa, bir yanda tarihi sayılacak ahşap yolcu hanı doğayla bütünleşirken hemen karşıda görülen bir başka HES şantiyesi ise bizleri şaşırtmakla birlikte ikilem içerisinde bırakıyor………
…..Saçak altı olsa da, bir şekilde bizlerinde konaklama şansı bulduğumuz bu hanın şekline ve konumuna bakılacak olursa Rahmetli Enes ve oğlu Ahmet Yanık, gerçekten de işini iyi bilen oldukça akıllı insanlarmış.
İki katlı hanın üst katındaki odalara kuzey ve güney bölümünden iki ayrı taş merdiven ve iki ayrı ahşap kapıdan giriş yapıldığını fark ediyoruz.
Eskiden Yolcular için yapılmış bu hanlar aslında bana da hiç yabancı değil. Tarihi ipek yolları üzerinde bulunması nedeniyle kendi köyüm Gümüşhane Pirahmet’te de birkaç tane yolcu hanı bulunduğunu ve bu ören yerlerinin hala günümüzde dahi “ Han Yeri “ olarak anıldığı bilinmektedir.
Sonuçta han kültürünün ortak özellikleri burada da gözümüze çarpıyor. Yolda kalmış çaresizlere çare, eksiği, noksanı olan yolculara yorgan, döşek, karnı aç olanlara aş, karanlığa kalanlara ışık oluyorlar.
Fener, pil, gaz, tuz derken durumuna göre yolcuların büyük kısmından da ücret almadığını öğrendiğimiz gönlü zengin Enes ve oğlu Ahmet’in yolcularına sadece hanın kapılarını açmakla kalmayıp aynı zamanda onlara gönüllerini de açıyormuş.
İsabet olacak ki bu geziyi gerçekleştirdiğimiz bu günlerde “ Bulutlara Yolculuk “ adı ile TRT’ nin yaptığı belgesel, bugün bizlerin görebildiği ve geremediğimiz birçok yaşanmışlıklara da zengin içeriği ile ışık tutuyor………
Ogene Ölüm Virajları;

…. – Evet arkadaşlar gözümüz aydın. Yağmur nihayet durdu, ama yine de cep telefonlarını kapalı tutalım, istikamet Ogene virajları.
Artık kim tutar bizleri diyerek kocaman dağın böğründen kıvrıla kıvrıla tepeye doğru üst üste “ z “ şeklinde sıralanmış ve Dünya literatüründe “ Ölüm Virajları “ olarak adlandırılan yola doğru ilk adımlarımızı atıyoruz.
Anlatılara bakılınca bu yolların şoförleri de yol ile özdeşleşmiş adeta. Ülkemizde en usta şoförlerin her ne kadar Artvin’den çıktığı söylense de bu önyargıya katılmakla birlikte, Karaçam’ı ve Ogene virajlarını görünce diyebilirim ki ülkenin en tecrübeli ve en iyi şoförleri buradadır ve ancak bir kez kaza yaptıkları anlatılır. Zira ikinci kez kaza yapmaya zaten ömürleri yetmezmiş….
……Bu arada ilerlememizde bir üst viraja kesek çıkarken öndeki arkadaşları geçiyoruz sonra onlar bizi derken fırsat buldukça bizlere rehberlik eden Murat Sarı’nın bölge ile verdiği bilgileri dinliyor, sorular soruyoruz.
Aştığımız her virajda coğrafya adeta değişmeye başlıyor. Her dönemeçte arkamızda bıraktığımız ürkütücü uçurumlara korkuyla bakarken adeta bu yol ne denli tehlikelere ve ne denli sürprizlere hazır olmamızı hatırlatıyor bizlere…….
….. İşte böyle her adımda değişen doğanın inanılmaz manzarası karşısında yutkunurken, diğer yandan insanın tüylerini diken diken eden ve dünyanın en tehlikeli yolu unvanına sahip Ogene Virajlarında yürümenin hazzını, heyecanını yaşıyoruz bugün…..
….…Yusuf Uyanık,
O günleri görmüş, yolun zahmet ve çilesini yaşamış kamyon şoförlerinden bir diğeri Yusuf Uyanık ise,
“Bu gördüğünüz 12 viraj üst üste ve aynı zamanda sırf sarp kaya. Rus işgalinde vurulan bu yollarda Bayburt’tan Ogene’ye Çaykara’nın tüm köylerine yonca korunga ve kurutulmuş balya ot taşırdık. O zamanlar Austin, benzinli kamyonlar vardı, son dönemlerde Tahames ve Bmc kamyonlarla yaklaşık iki ton üç ton civarında ot yükü taşıması yapardık. Yolun öyle bazı yeri vardı ki, kamyonun arka dıştaki tekeri uçurumdan boştan geçerdi. O yollarda nakliye taşıma yapardık, hele hele birde bu Soğanlı Dağını Bayburt ta aşmak için duman sis olurdu, bir metre önünü göremezdin. Kamyonun önünden yürürdüm ki, abim beni görsün de, yolu seçebilsin ki dağı rahat aşalım.”
Gerçekten de çekilen çile, eziyet, acı ve sıkıntı içindeki yaşamların ağırlığı karşısında bu anlatılanlar oldukça hafif kalıyor, artık hangi manzaranın nasıl bir keyif verdiğini yazmak, hangi hatıranın bizde bıraktığı duyguyu anlatmak ne mümkün….
…… Küçüklüğümüzde “ Biz hayatı doğadan öğrendik ” derdi yaylacı ninelerimiz. Gerçekten okul kitaplarımızda düne kadar çok bir şeyler yokmuş meğerse. Herkes yaşadığı bölge kadar bilgi ve tecrübeye sahipti, yani illa yabancı basın, ajans ve araştırmacılar mı yazacak ki bilinsin ortaya çıksın bu değerler.
Doğa-Tarih gurubu olarak devamlı söylüyoruz “ Doğamızı Tanıyalım, Tanıtalım ve Koruyalım ” diye, gerçekten bu haklı feryadımızın önemi bir kez daha bu bölgede, Ogene’de karşımıza çıkıyor…..
Her biri birbirinden tehlikeli 13 virajdan oluşan yolda ilerlememiz devam ediyor. Gözümüzün aldığı her yer tasviri mümkün olmayan anılarla dolu.
Ecel’le imtihanın yapıldığı bu virajlar da ne ocaklar sönmüş nice umutlar tükenmiş kimi anasını, kimi babasını kimi çocuğunu kimileri ise geleceğine ait umutlarını kaybetmiş bu yollarda.
Yine böyle bir gündü, o gün, Soğanlı Dağları’nın sise pusa dönüştüğü bir günde yaylacılar yaylaya çıkıyor yorgun argın. Bazılarının ayaklarında kara lastik, bazıları kamyon üstünde bazıları yalın ayak, eşyalar, odun, inek, ot ve yüklüklerin üstünde kalabalık çok, hem de haddinden fazla çok. Arabanın en üstünden, kasasına hatta tamponlara varıncaya kadar tutunmuş insanlarla dolu….
…….“ Eyvah Gittik “ diye bir ses duydum diyor, o günü yaşamış insanlardan Nejat Altuncu,
“ Derebaşı virajları dediğimiz yerde 5.virajdan 3.viraja düştük.” Diyor. -“ Yedi yaşlarındaydım. Kaydık kaydık böyle toprakla göz göze geldik evet toprakla beraber. Ben motorun üzerinden şoförün kucağına düşmüşüm. Öyle yere düştük ve aracımız sırt üstü, yani tavanının üzerine düşmüştü. Ölü yaralı çok, üzerimde kiminin kolu, kiminin bacağı kendi çabamla dışarı çıkıyorum, burnum dahi kanamıyor. Tek sıkıntım kara lastiklerim kayboluyor ayağımdan “
Bu acıları dramatik bir şekilde yaşayan diğer bir Ogene’li Cengiz Uysal ise;……..
….. Bu durumlarda kaza yerine ilk koşan, yardım elini ilk uzatan, hızır gibi yetişen Hancı Enes’ten başkası değilmiş.
Hangi birine yetişsin Hancı Enes, Ogene virajları yapmış yapacağını, Ogene mahalleleri yasta, kazada onca can gitmiş, onlarca yaralı, bu acı ne ilk ne de son olmuş Ogene’linin tarih ve talihinde.
Kim bilir şu anda anlatıları dinlerken hissettiğimiz bu Sessizliğin Sesi, belki de Demirkapı’nın, Ogene’nin Sesi’ dir. Manat İsmail, Nejat Altuncu veya Hancı Enes’in ayak sesleridir, kim bilir.
Sonuç olarak,
Literatürde Dünyanın en tehlikeli yolu olarak bilinen Çaykara-Karaçam Derebaşı virajlarındaki bugünkü doğa yürüyüşümüz oldukça zor, bir o kadar da keyif ve hüzün doluydu.
Bölgede yapılan HES’ler yüzünden önemli bir tahribata maruz bırakılan bu alan mutlaka gerekli peyzaj düzenlemesi yapılarak çevreye özgü kızılağaç, kestane, gürgen, ladin gibi ağaçlar ile ağaçlandırılarak HES yıkımının tahribatı oldukça aza indirilebilir.
İleride belgesellere konu olabilecek Ogene sadece Derebaşı virajları ve coğrafyanın muhteşemliği ile yazılara not düşürülmesi bu bölge için bir haksızlık, bir noksanlık olur. Zira görünenin ötesinde göremediğimiz ve merakla dinlediğimiz anıların yanında bölgede oldukça zengin bir sosyal yaşamada şahit olmaktayız.
Kavalda nağme, dillerde ağıttır Ogene, kimilerine Sermaye, kimilerine Göçtür, Sıladır Ogene……….
….. Kısaca Ogene keşfedilmeyi bekleyen doğa tarih ve kültür bölgesidir. Bu itibarla vadi de yapılacak veya yapılması düşünülen yatırımlar mutlaka takip edilmeli, başta doğa popülasyonu olmak üzere öyküler, ağıtlar, türküler, inanç ve gelenekler gibi tüm yaşanmışlıkların göz ardı edilmesine, ruhu olmayan yatırımlara müsaade edilmemeli……
“ Hani siz nerdesiniz bir kaç dörtlük ekleyin
Ya da ben bitireyim siz orada bekleyin ” (Mikdat Bal)
…..Doğa gezilerinde her şey aklıma gelirdi ama bir şairin mısralarından esinlenerek böyle bir yazıyı yazmaya çalışmak hiç mi hiç aklımdan geçmezdi.
“ Gurbet ve Göç Çaykaralının kaderi olmamalı” diyerek bu harika bölgede güzel bir gün geçirmemize vesile olan başta Dernek Başkanımız Coşkun Erüz, gurup sorumlusu Ahmet Arslan olmak üzere Ogene insanına ve bizlere rehberlik eden Ogene sevdalısı Murat Sarı’ya teşekkür ediyor, diğer gezilerde buluşmak dileği ile hoşçakalın diyorum.
– Fuat Meydan ,”14 Mayıs 2017 Pazar”
meydanf@gmail.com

































