Derebaşı’nın öyküsü 1916 yılındaki RUS işgali sırasında bugünkü yolun açılışı ile başlar. Zor yıllardır o yıllar. Solaklı Vadisi’nin her köyünde harbe gidip de dönmeyen eşler ile geri dul kadınlar ve yetimlerin öyküleri vardır. Ağır bedel ödeyen aileler içinde benim ailem de vardır. Aşağıda Sarıkamış Harbine katılan eşini tam elli bir yıl gelir diye bekleyen Kaşif Ninenin (benim ninemin) öyküsünü okuyacaksınız.
* * *
ELLİ BİR YIL EŞİNİ BEKLEYEN KAŞİF NİNE‘NİN YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ:
“HALİM GELİRSE ONA, ONU HEP BEKLEDİĞİMİ SÖYLEYİN” –Faik Sarıalioğlu
1965 yılı Trabzon’da orta okul son sınıf öğrencisiyim. Bir gecekondu mahallesinde yaptığımız ev liman manzaralı. Toplam 80 m2’lik arsa payı üzerinde yılda ancak bir kat çıkabiliyoruz. İnşaata başlamamızın 3. yılında ikinci kattayız. Artık küçük pencereli yeni dairemiz limanı daha iyi görmektedir.
Okuldan geldim. Kitaplarımı sessizce bırakıp babaanneme görünmeden ayrılmayı düşünüyordum. Odanın açık kapısından sandalyede oturan babaanneme baktım. Profilden görünen yüzü hala çok güzeldi. Çiçekli siyah baş örtüsü arkadan bağlanmıştı. Gri beyaz saçlarının ön kısmı açıktı. Dalgın dalgın baktığı ise limana giren ak beyaz boyalı yolcu gemisi idi.
Daha önce de defalarca aynı sahneyi görmüş merak bile etmemiştim. Başını dönmeden “Bu gemiler nereden geliyor, Rusya’dan da gelenleri olur mu?” diye sordu. Beni fark etmişti, kendime kızdım. Babaannem belli ki Sarıkamış harbine gidip geri gelmeyen eşini düşünüyordu.
Dedemin savaştan sağ dönen asker arkadaşları onu son defa Sarıkamış’ın karlı dağlarında bir hendekte vurulmuş olarak görmüşler, durup da yardım edememişlerdi. Dedemden son haber buydu. O dağlarda ölmemişse esir alınmış, esirlerin götürüldüğü Sibirya’ya götürülmüş olmalı idi. Zaman zaman Sibirya’dan gelen esirlerden söz edilirdi. Babaannem hepsinin köylerine gidip dedemi sormak isterdi. Bu isteğini hiç desteklememiştik. Her defasında kırgınlığını yüzünden okurduk.
Yıllar sonra doktor oldum. Yerin yüzlerce metre derininde, büyük bir çamurlu gölün dibinde, delicesine akan nehirlerde, hatta okyanuslarda insanların cesetlerinin neden aradığını anlamaya başlamıştım. Ölü olduğunu bile bile bir maden ocağı ağzında günlerce bekleyen anneleri şimdi daha iyi anlıyordum. O zamanlar uzak ülkelerden, uzak şehirlerden getirilen cenazelere anlam veremezdim. Öldükleri yerde gömülselerdi ya!
Ninemin sağlığında bunları hiç anlamadım. Artık anlıyorum ki kişi ölüsünü görmeli, yakınının öldüğüne inanmalı. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı bilmem ama görmezse inanmıyor beyin. Bir ölüyü beklemek beynin acımasız bir oyunu. Babaannem tam 51 yıl bekledi.
Birinci Dünya Savaşında seferberlik ilanı ile dedem askere gitmişti*. Otuz yaşlarında idi ve dört çocuğu vardı. Sarıkamış dağlarında yaralı görüldüğünde askere gideli henüz bir ay olmamıştı. Ninem 29 yaşında dört çocuk ve romatizmaları nedeni ile yatağından kalkamayan bir kayınpeder ile kalmıştı. Çok geçmeden Doğu Karadeniz’deki Rus işgali başladı. Herkese seferberlik adını verdikleri uzun yolculuklara çıkarak işgalden kaçıyordu.
Babaannem, en büyüğü on iki yaşında, en küçüğü altı aylık olan dört çocuğu ve bir ineği ile seferberliğe çıksa da geç kalan kafilede idiler. Köyün yüksek mezrasında Rus askerleri yollarını kesmiş “Bize güvenin, canınız, malınız ve namusunuz bize emanet. Biz buranın idaresi için buradayız, Rusya’dan ahali getirecek değiliz. Topraklarınıza dönünüz ve bize güveniniz” sözleri üzerine geri dönmüşlerdi. Rus askerler verdikleri sözleri büyük oranda tuttular. İçlerindeki Ermeni askerlerin yaptıkları bir iki olay dışında bizim köyde bir olay olmamıştı.
Rus askerleri erzak ve gıda ihtiyaçlarını köylerden karşılıyorlardı. Herkes nerede ise elindeki malın yarısını vermek zorunda idi. Buna iki ineğinden birini vermek dahildi. Ninem iki inek vermiş geride iki inek ve gizlediği bir buçuk yaşında bir danası kalmıştı. Bir gün Rus askerleri danayı görmüş, bir askeri danayı almaya göndermişlerdi. Babaannem ahır kapısında elinde orak ile beklemiş, Rus askerini tehdit etmişti. Sonunda asker gitmiş, ninem karakola çağrılmıştı. Rus karakol komutanı kurallara uymadığını söylemiş, ninem kuralın yanlış olduğunu, erkeği olan evler ile tek başına dört çocuk bakan annenin bir tutulamayacağını söylemişti. Rus komutan ikna olmuş, danayı almaktan vazgeçmişti.
Hayatın zor olduğu, hayatların heba edildiği yıllardı. Yoksulluk, yetimlik, çaresizlik adeta kaderdi. Duvar ustası dedemin bıraktığı para iki senede bitmiş, ev beş parasız kalmıştık. Tarlaları ekip – biçtik, gün oldu ormandan diken filizlerini topladık yedik. Satın aldığımız iki şey vardı: gaz yağı ve tuz. Giysilerimiz dahil her şeyi biz üretirdik.
Kocası Sarıkamış Dağları’nda ölmüş, künyesi bile gelmemişti. En büyüğü on iki yaşında dört yetimi vardı. Direndi, inadına yaşadı. Çocuklar büyüdü, iş güç sahibi oldular. Bir torunu bendim, tıpta profesör oldum.
Ninemin adı daha sonra kaşif hala oldu. Ailemize Kaşifoğulları denildi. Bu ismin nereden geldiği rivayet olarak kaldı. Dul, yalnız, çaresiz bir kadın ailesine özgün bir isim yaratmıştı. Şu bekleyişi de olmasa. Bir ömür boyu hep gelecekmiş gibi dedemi bekledi. Ölüm döşeğinde kısık sesi ile kulağıma fısıldayarak; hiç aklımdan çıkmayan, her defasında gözlerimi yaşatan, göğsümü sıkıştıran şu cümleyi söylemişti. “Halim gelirse ona, onu hep beklediğimi söyle”
DÖNMEYECEK EŞE VEDA (Ninemden naklen)
——————————————————
Dedenin askere gideceği akşam komşular uğurlamak için geldi. Gecenin geç saatlerine kadar oturdular. Gece yarısı “Halim sen yarın yolcusun git yat” dediler. Çoğu sabaha kadar oturdu. Evin tek kadını olarak sabaha kadar hizmet ettim. Sabah evin avluda uğurlama vardı. Erkekler önde biz kadınlar arkada idik. Gelin olarak en arkada kalmıştım. Üstelik boyum kısa olduğu için yüzünü de göremiyordum , Erkeklerle vedalaşmalar bitti. Dört-beş kadar kadınla da vedalaştı, gözleri beni arar gibiydi. Kısacası bırakın el ele tutuşmayı göz göze bile gelememiştik.
Deden armut ağacının altına geldiğine avluda öne çıktım. El salladım, el salladı. Bu son el sallayıştı, ama son görüş değildi. Halim’e eşlik eden arkadaşları tarlalar ve ağaçlar arasından görünmez oldu. Bu defa evin arkasında dolandım ve arka fındıklıktan aşağı koştum. Yol hemen alttan geçiyordu. Yüzünü bir defa daha görmeyi umuyordum. Koştum, yetiştim de. Fındık setinin üzerinden baktım, başını kaldırıp da baksaydı beni görecekti, bakmadı.
Yere çökmüştüm. Ayakkabı ve çorap giymediğimi fark ettim. Dizden aşağı iki ayağım kanlar içinde kalmıştı. Hiç ağrı duymamıştım. Ağrı ağrıyı bastırır derler. Yüreğimin ağrısı daha büyükmüş meğer . Göz yaşlarımı bıraktım, uzun süre ağladım. Sonra çemberimle gözlerimi silmek istedim, elimi başıma attığımda çemberim yoktu. Koşarken bir fındık dalına takılmış olmalı idi. Hayatımın özeti olan iki mısralık türküyü orada uydurdum. Sadece ıssız yerlerde söylerim, kimse duymasın diye.
“Çemberimi bıraktım kuru fındık dalına,
Kimselere küsemem, yanarım ikbalime ”
-Faik Sarıalioğlu






























[…] kalır [Sakine ninenin Rus İşgal yılları ile ilgili anılar ekte verilmektedir. Aynı yazıya http://www.vadimizsolakli.com sitesindeki “Bu Vatan İçin Biz de Bedel Ödedik” bölümünden […]